bir taşta kuş sürüsü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir taşta kuş sürüsü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ekim 08, 2012

duyguların deklanşörü

Aslında hiçbiri orda değiller, bizim onları gördüğümüz yerde..
Her şey olup bittikten sonra o yüzden bir başımıza, elimizde boş bir çerçeve ya da çerçevesiz bir resimle öylece kalakalıyoruz..
Ne eşikte, ne evde; ne yolda, ne arafta.. Allayıp pullayıp "oraya" koyduklarımız arayıp da bulamadıklarımız oluveriyor. Hem de kaşla göz arasında..
Çünkü aslında "orada" değiller hiçbiri, bizim onları gördüğümüz yerde..
Biz onların fotoğrafını çekiyoruz, elimizdeki çerçeveye en uygun biçimde..
Duyguların deklanşörüne basarak hem de..

Eylül 09, 2012

insani ve toplumsal duymazlılık

Pazar pazar gittiğim yoldan geri dönerken yine yolda bir kedi ölüsüyle karşılaşıyorum. Direksiyonu diğer yana çeviriyorum, üstünden geçen olmamak için..
Yaz mevsimi, sokak hayvanlarının hızla asfalta serildiği bir "yas" mevsimi sanki.. Ve öylesi alışılıyor ki bu görüntüye; yolda yatan o ölü, dengesiz bir logar kapağıyla eşdeğer tutuluyor. Direksiyon itinayla diğer yöne çevriliyor. Olay yerini geçtikten hemen sonra dikiz aynasıyla son kontrol yapılıyor, üstünden geçtim mi geçmedim mi?
Bir canlıyı asfalta serdikten sonra gazlayıp uzaklaşan insan kalabalığı için, neden bu kadar önemli "yerdekini" çiğnememek? Hala içimizde vicdan denen insani pencereyi taşıdığımızdan mı yoksa koyun pazarında kendi bacağımızı ipten kurtarmaya çalıştığımızdan mı?  Çiğnemek onaylamak demek bizim düzmantık zihinlerimizde. Evet, ezecek ya da yol ortasında bırakacak kadar cani değiliz. Üstünden geçemeyecek kadar da olayın dışındayız. O direksiyon hamlesinin belki de tek amacı, kendimizi vahşetin dışında tutmak..
Tıpkı her gün çok dozda verilen vahşet haberlerinin bir türlü içine giremediğimiz gibi.. Sarhoş tır şoförünün biçtiği on araçtaki on sekiz can kadar ayrıldığı eşi tarafından çocuklarının gözü önünde kıtır kıtır kesilen Merve de bizden değil. Ne için, hangi yolda can verdiği -bizim için hala- bir muamma olan şehitlerimizin haberlerini bir korku filmi seyreder gibi seyretmemiz bundan.. En fazla gözlerimiz dolarak, bir anda buz kesen ayaklarımızı dizlerimizin altında toplayarak, uyuşan ellerimizi ovalayarak, bu gibi durumlarda dilimizi damağımıza çarptırarak çıkardığımız "faytoncu" ünlemiyle direksiyonu sağa doğru yönlendiriyoruz.  Düğmeye basıp kanalı çeviriyor, televizyonu kapatıyor; yolu değiştiriyoruz.
İçinde değiliz bu vahşetin, öyle sanıyoruz. Habuki haykırırken boğazımızda düğümlenemeyen her sözcük boynumuza asılıyor, giderek ağırlaşıyoruz. Vicdani ve insani körlükten giderek kafamızı kaldıramıyoruz. Dokunmuyor, duymuyor, görmüyoruz olup biteni.. Dış mihrakların işine faytoncu ünlemiyle tempo tutarken kaç pazar, kaç bahar geçiyor, kaç cemre düşüyor. Amerikan kapılarla, bilgisayar destekli alarmlarla sıkıca ördüğümüz duvarların içine giremiyor insanlık, her vahşette biraz daha sınıfta kalıyoruz. Koştura koştura sınıf atlama telaşımız bundan..
O asfaltın üzerinde yatan bizden biri olana kadar açılmayacak gözlerimizle naylon bir saaadet içinde yaşayıp gidiyoruz..
Mutluluk bu diyarları biz onu yalnızca kendimiz için istediğimiz günden beri terketmiş; o yüzden durmadan mutluluklar diliyoruz.. Mutlu pazarlar, yeni evlenen çifte mutluluklar.. Her yeni gün, her değişen durum bir umut; kaybedileni bulmak yolunda..

Olmuyor, mutlu baharlar bir daha gelmiyor..Toprağa düşen cemreyi göremediğimizden bu güne, içimize de cemre düşmüyor artık.

Eylül 07, 2012

gelişine vurmak

Daha izlenecek  gün batımları, düşülecek uzun yollar, fora edilecek  yelkenler var..
Raydan çıkarılacak trenler, yaydan çıkacak oklar, yoldan çıkarılacak doğrular bizi kollar..
Ve yollar..
İçindeki sesi duymamanın garip bir sızısı olur. Gözleri uzaklara yatırıp da gidememelerin hiçbir yerde gerçekten kalamamaları.. Ve kainatın bahşettiğini her şeyden önce kendine göstermeyenlerin önlenemez bir serbest düşüşü..
Oysa hayat oynadığımız oyunlardan pek de farklı değil..  Keyfine varamamamız, skora takılmamızdan.. Gelişine vuramayacak kadar korkuyor olmamızdan..

Şubat 18, 2012

sırayı bozmadan, arayı açmadan..

Çiçek olmayı öğretiyorlar çocuklara; kokmayı değil, ellerini önüne bağlayarak susmayı..
Uzun uzak denizlere kulaç atmayı değil, kocaman yüzgeçlerle yalnız suyun üstünde kalmayı..

Ocak 27, 2012

esir bile değiliz artık!

Esir bile değiliz artık.. Esaret, farkındalık gerektirir..
Uyuyan güzel masallarıyla uyutulmuş,öz masallarıyla bir unutulmuş çocuklardık biz..Önce masallarımız çalındı,Keloğlanın yarım akıllı heybesinden, sonra uykularımız..
Doğadan uzaklaştırılırken, farkında değildik; bizden aldıklarını bin misli karşılığı bize tekrar satacaklarının..
Sokaklarımızdan topları, bahçelerimizden çiçekleri, şehirlerimizden meyveleri kopardılar. Bir uçumluk kanat, bir kanımlık çocuk neşesi vardı avluda, aldılar..
Ağaçlardan elma toplayan, dizi yara bere içinde, yaşamı oynarken anlayan çocuklardık; bir göz açımı mesafede organik pazarlara saçıldık..
Önce sevdiklerimizden ayırdılar bir bir; işti, ekmekti,mektepti derken bir anne eliyle uyanmak en büyük lükslerimizden biri haline getirildi. Evlerimizin en gösterişli yerlerinde duran televizyonlar inceldikçe, kabalaştı insanlık.Sonra dünyayı yaklaştırıyoruz, diyerek interneti alıp getirdiler. Böl, parçala, yönet beyefendileri evlerimizi kaç bin parçaya böldüler.. Hayatı değil, aynı odayı paylaşmak bile uzaklaştı bizden giderek.. Daha iyi tanıdık bir film, bir oyun karakterini evin ahalisinden..
Bizim kenarı yakılmış mektuplarımız vardı, öpücüklerle süslenen.. Daha iyi bir hayat için daha çok fatura birikti boynu bükük posta kutularında.. Doğum günlerimizi en yakın arkadaşlarımızın değil de bankaların hatırlaması bundandı, tüm ömrümüzü bize sunulan standardı koruyabilmek adına çalıştığımız bankalar..
Sistem inanılmazı başardı, göle maya çaldı; tuttu..
Masalsız, hayalsiz, beklentisiz, mücadelesiz, inceliksiz, değer'siz bir neslin dikiş dikemeyen, çivi çakamayan, ampul bile değiştiremeyen çocuklarına kuştüyü yastıklar sunuldu. Hiç hissettirilmeden, ağır ağır kana karışılarak uyutuldu..
Sistemle biz inanılmazı başardık, daha iyi bir hayat için daha çok çalıştık..
Ekmeklerimiz "Ekmeğine dokundurma!" sloganıyla poşetlere girerken mutluyduk. Bizim olan korunuyor sandıydık. Sonradan anladık. Ekmekle bir girdi poşete her şey; önümüzden geçti yaşanmamış bir hayat, dokunamadık.. Fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusu gibi uzaklaştı doğal olan her şey, naylon bir sevinç tortusu bırakarak arkasında.
Ekmeğe dokunamadık..
Kendi hayatlarımızın ardından da bakakaldık.. Düşlerimiz, somun somun soğutulurken bir köşede, anlayamadık..
Uyutulduk bayım, çocuklarımızın asla bilemeyeceği masallarla bir unutulduk...

Ocak 08, 2012

olacağına bak/mak..

Kısmetse gelir Yemen'den; kısmet değilse, ne gelir elden..

Aralık 04, 2011

alış-veriş

Sistemin cafcaflı yüz boyalarıyla boyanmış kedi,tavşan,fare ve köpeğe bürünen çocuklar koşuşturuyor neon ışıkların altında..
Benzetildikleri kediler, köpekler ve fareler olanca özgünlükleriyle tutsaklıklarını besliyorlar bir pet-shop'ta..
Hıncahınç dolu alışveriş merkezleri.. Bu merkezlerde büyüyen çocuklara belki de bu yüzden öğretemiyoruz; her şeyin bir karşılığı olmadığını...

Kasım 29, 2011

bu bir kusma'dır!

Ey insan,
Yoruldum ince hesaplarından.. Fındık kabuğunu doldurmayacak şeyler için kılı kırk yararken, Roma yanarken lir çalmalarından..
Her şeyi -sözde- eleştiri süzgecinden geçirip de  hala aynı gözlüklerle yaşama bakmalarından..
Kendi yarattığın kurallar ve kendi ördüğün duvarlar arasında rehavet uykularına dalışlarından..
Merdiveni icat edip duvara tırnaklarınla tırmanışlarından..
Dünyada görülmedik tek bir metre kare bırakmazken, içinin kuyusuna bir ışık daha kapayışından..
İnsan;
Eskidi yüzün, suretin yanıltıyor yansıdığı aynalardan..
Yanına yaklaşılmıyor;hep daha çok olsun diye savaştığın meydanlarda, mücadele ruhunu yok etmek için sistemin ürettiği sahte "donkişot"lardan!
Bir süredir aranılan kişiye ulaşılamıyor, artık düşlerin olmayışından..

Kasım 09, 2011

varlığım varlığınıza armağan olsun(!!!)

Anımsıyorum. Orta okul sıralarındayken Türkçe öğretmenlerim sıfatları anlatırdı. İki kere ikinin dört etmesi kadar garanti bir şekilde "kırmızı" sıfattı. Aksi düşünülemez, teklif dahi edilemezdi..
Yine aynı sıralarda öğrendim uygun adım yürümeyi, sırayı bozmamanın önemini ve varlığımı -henüz bulamadan- başka varlıklara armağan etmeyi..
Bu yüzden armağan ettiğim nice pakette aradım durdum var olmamın nedenini.. Henüz elde edilmeden başkasına feda edilmeye programlanan çocuk yüreğim hiçbir yerden çıkmadı, sobelemedi beni..
Uzun yollar, ayrılıklar ve kabuk bağlayan yaralarım vardı benim.. Uzak iklim trenlerinde başımı cama yaslayıp akıp giden suretleri seyrederken fark ettim. Bana öğretilen birçok şey,  daha uzağa gitmemem içindi.. Örneğin "kırmızı" sıfat değildi. Onların öğrettiği şekliyle kullanılan her şey bir göletin beklemiş sularında fosillenmekteydi.
Her şey, farklılıklar ikliminde başka bir işlev alabilirdi. Ama henüz bulamadan armağan ettiğimiz benliklerimiz, kırmızıyı hep bir isme niteletti. Hep bir başka öğeye bizi mahkum etti..

Haziran 23, 2011

can'dan kuşlar

Aman düzen bozulmasın, uygunadım yürüyelim.. Birbirimize bakmadan, derine dalmadan ağır ağır ilerleyelim. Ama bu ilerleme asla koşma olmasın, çok da yavaşlamasın..
İsterseniz müziğin alamet-i farikası olun ama, tek bir ses için çırpının yaşam korosunda.. Çatlak ses olmayın, bütünü bozmayın..Sonra çatlaklardan içeri ışık girer, apaçık görünür karartılmış ömürler..
Dinozorların bile 130 bin yıl sonra uyum sağlayamayarak soylarını tükettikleri bu stabil yolda, insan hala marşlarla yürüyor.. Düğünler, dernekler, ananeler, örfler camdan bir kuşu korur gibi düzeni devam ettiriyor..
Ama gel gör ki kuş camdan değil, can'dan.. Ve uçmak istiyor.. Yasaklara, duvarlara, kurallara rağmen kraliçe arıya başkaldıran işçi arılar gibi, sonsuz maviliklere kanat açmak istiyor..

Haziran 06, 2011

kaçma duygusu

Biraz önce gördüm sizi..
Sizi ve diğerlerini..
Yüzünüzdeki anlamsız, yapmacık  gülümsemeyi eğreti bir elbise gibi taşıyordunuz. Ellerinizin gösterdiğini gözleriniz, gözlerinizin seçtiğini ayaklarınız onaylamıyordu. Hızla akan zamana pul pul dağılıyordunuz..
Yapma çiçek..Susuz kuyu..İçimde durdurulamaz bir kaçma duygusu..
Kaçmak, arkama bile bakmadan; nefes nefese kaçmak, salyangoz bir kente doğru...

Nisan 25, 2011

fısıltı..

Dışarda bahar,
İçerde sorumluluklar..
Dikip dikip de bir türlü üstümüze oturtamadığımız hayatlar..
Gelincik tarlalarına dalmak, ağız dolusu haykırmak dururken; mutfak camında köhnemeye yüz tutmuş menekşe gibi fısıldamak..
Yaşamak istemediklerimizi an'dan ayıklasak,kim bilir kaç hayat çıkar?

Şubat 01, 2011

(h)iç çekiş..

Anladım..
Yürümek değil, yol aldıran..
Yürümeyi düşlemek..

Eylül 28, 2010

(ne demiş ünlü bir filozof:) cevizi ye, gölgesine güvenme..

Toplumun sağduyusu yönlendirir insanı bir pusula gibi ..
Ceviz ağacının altında uyunmaz, der büyükler.. Çünkü yağmurla birlikte zehirli bir madde ortaya çıkarır. Altında uyuyan insan da sağlığa zarar bu maddeden nasibini alacağı için,onun gölgesinde hep uyanık olmak lazımdır.
Gelgelelim, kimi insan da ceviz ağacı gibidir.. Meyvesi lezzetli ve kıymetli.. Ama gölgesine güvenip de kendinden geçmemeli..

Mart 18, 2010

bu ne yaman çelişki..

Ülkemin, tahammülsüz insanları..
Daha sarı ışıktayken öndeki arabayı bir korna sesiyle taciz eden, bu da yetmezmiş gibi kafasını kolunu camdan çıkartarak olanca hıncıyla yeni yanmakta olan yeşil ışığı gösteren yurdum insanı..
İlk tıkırtıda oklavayla üst komşuya haddini bildiren, geç açılan kapıya-telefona söylenen zamanı çok değerli yurdum insanı; akşam olunca çocuğunu almaya okula gider. Zil çaldığında,  sınıf arkadaşlarından önce çıkabilmek için bilmem kaç kişiyi ezerek bir atbaşı öne geçen çocuk, sarı ışıkta öndeki arabayı taciz eden arabaya paldır küldür biner..Uzun bir sessizliğin içinde eve varılır..
Evde televizyon açılır; sessizlik bir tül gibi yırtılır.. Aile fertlerinden daha iyi tanıdıkları dizi kahramanları odaya doluşur.. Ve bir sürü kurmaca zaman hırsızlığı..
Günün kalan tüm anı televizyona bırakılır.. Ülkemin tahammülsüz insanı ve tahammülsüz çocuğunun bu hırsızlığa ve anlamsızlığa nasıl teslim olduğuna,ısrarla, şaşılır..